ÇukurovaSanat ArşiviÇukurovaSanat YazarlarıHASAN ONATAHMET YESEVİNİN DİN ANLAYIŞI VE BEKTAŞİLİKTEKİ BAZI YANSIMALARI (1)

AHMET YESEVİNİN DİN ANLAYIŞI VE BEKTAŞİLİKTEKİ BAZI YANSIMALARI (1)

Konunun Önemi
 
Ahmet Yesevi, bugün bile adından saygı ile söz edilen, Türklerin din anlayışına damgasını vurmuş önemli bir şahsiyettir. Onun varlığı, Türk dünyasının hemen her yerinde, Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Türkmenistan’da vb. sanki halen yaşıyormuşçasına hissedilir. Daha da ötesi, aradan geçen asırlar, bir yandan Ahmet Yesevi’yi mitolojik bir öğe haline getirmiştir; öte yandan da, Türkler’in birbirlerini anlamaları, yeniden tanıyabilmeleri için kendisine sarılacakları bir ortak sembol haline dönüştürmüştür. Her ne kadar Ahmet Yesevi’nin gerçek hüviyeti, adı etrafında oluşturulan efsanelerle gölgelenmiş/perdelenmiş ise de, bu durum çekirdek halinde Ahmet Yesevi gerçeğinin bir tür korunma altına alınarak, aradan geçen onca asra rağmen bir anlamda yaşamaya devam etmesini sağlamıştır. Belki birden çok Ahmet Yesevi ortaya çıkmıştır; ama  Ahmet Yesevi hepsinde öz olarak korunmuştur. Sonuçta, Ahmet Yesevi bütün Türklerin ortak dili haline gelmiştir. Bu sebepten Ahmet Yesevi, sadece Türkiye için, Türkiye’deki Alevilik-Bektaşilik için değil, bütün Türk dünyası için özel bir önem taşır.
 
Ahmet Yesevi, Arapça’nın bilim dili olarak genel kabul gördüğü, cennetin dilinin bile Arapça olduğu tartışmalarının yapıldığı bir zaman diliminde, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen, insanlara İslam’ı anlatabilmek için kendi öz dilini, Türkçeyi tercih etmiştir.1 Bu tercih, onun doğrudan Kur’an’dan ve Hz. Muhammed’in sözlerinden damıtarak oluşturduğu din anlayışının, Türklerin oluşturdukları Müslümanlık için birinci derecede belirleyici olmasını sağlamıştır. Bir başka ifadeyle, Ahmet Yesevi, Türklerin İslam’ı anlamalarında istikamet veren yol haritasını çizmiştir. Ahmet Yesevi’nin günümüzde bile hem Alevi-Bektaşiler, hem de  Sünni Nakşiler tarafından benimsenmesini tesadüflerle izah etmek, herhalde pek mümkün olmaz.
 
Öte yandan, Alevilik-Bektaşiliği, bilgi boşluğundan istifade ederek,  keyfi bir inşa faaliyetiyle İslam’dan ve Türk Tarih bütünlüğünden kopartmak isteyen, Alevilik-Bektaşiliğin İslam’la alakasının olmadığını iddia edenlere verilebilecek en güzel cevap Ahmet Yesevi’nin Hacı Bektaş Veli’nin, Yunus Emre’nin görüş ve düşüncelerinin, din anlayışlarının gözler önüne serilmesiyle ortaya çıkan cevap olacaktır. Ahmet Yesevi, Türklerin İslam’la bağlarını anlama açısından bir kilit isimdir. Onun görüş ve düşünceleri, farklılıkların zenginlik olabilmesinin olmazsa olmaz koşulu olan “temel ortak payda”nın yeniden tespitinde bize ışık tutacaktır. Gerek Alevilik-Bektaşilik konusunda, gerekse farklı din anlayışları ve farklı dini oluşumlarla ilgili olarak Türklük ve İslam temel ortak paydasını göz ardı ederek farklılıkları öne çıkartmaya çalışan yaklaşım biçimlerinin, -eğer art niyet yoksa- ne kadar bilimsel olduğu daima tartışmaya açık olacaktır. Bilimsel açıdan da, stratejik açıdan da doğru olan, farklılıklardan önce mevcut olan ortak paydayı ortaya koymak, daha sonra farklılıkların yerinin o ortak paydaya göre belirlenmesine imkan sağlamaktır.2
 
Yeni bir uygarlık inşa'ında bütün Türkleri seferber etmek isteyenler de, Ahmet Yesevi’nin ruhundan yardım almak zorundadırlar. Hacı Bektaş Veli’nin sözünü hatırlamakta fayda vardır: “İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”. Öyleyse, yolumuzu aydınlatacak olan, bizi özgürleştirecek olan doğru bilgi ve bilimdir.
 
Ahmet Yesevi’nin hayatı ve eserleri
 
Ahmet Yesevi, Tasavvuf düşüncesinin egemen olduğu bir ortamda doğmuş ve büyümüştür. Batı Türkistan’da Sayram kasabasında doğduğu bilinmektedir. Yedi yaşlarında iken annesini, daha sonra da babası Şeyh İbrahim’i kaybeder ve kız kardeşinin yanında kalır. Ablası ile birlikte gittiği Yesi’de ilk tahsiline başlar ve Arslan Baba ile tanışır. Hikmetlerde, yedi yaşında iken Arslan Baba’nın kendisini bulduğu şöyle dile getirilir: “Yedi yaşında Arslan Baba’m arayıp buldu. / Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü. / ‘Allah’a hamd olsun, gördüm’ dedi, izim öptü; / O sebepten altmış üçte girdim yere. / Azrail gelip Arslan Baba’m canını aldı; / Huriler gelip ipek kumaştan kefen biçti; / Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi; / O sebepten altmış üçte girdim yere”. (Kemal Eraslan, Divan-ı Hikmetten Seçmeler, Ankara 1991, 63).
 
Arslan Baba’nın vefatından sonra Ahmet Yesevi’nin o zamanın önemli ilim merkezlerinden biri olan Buhara’ya gittiğini görmekteyiz. Burada hocası Yusuf Hemedani ile tanışır ve ona intisap eder. Kısa zamanda Yusuf Hemedani’nin en gözde müritleri arasına girmeyi başarır ve onun üçüncü halifesi olur. Şeyhinin vefatını müteakip, ikinci halifenin de vefat etmesi üzerine irşat ve terbiye faaliyetlerine başlar. Ancak bir süre sonra buradaki görevini Abdulhalik Gücduvani’ye bırakarak Yesi’ye döner ve 562/ 1166 tarihinde orada vefat eder. (Fuat Köprülü, “Ahmed Yesevi”, İslam Ansiklopedisi c. I, s. 210 vd. ; Köprülü, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ank. 1991, 61vd.; K. Eraslan, 6 vd.)
 
Ahmet Yesevi’den bize intikal eden en önemli miras, onun Hikmetler’idir. Hikmet, veciz bir şekilde “dini-tasavvufi özlü söz” olarak tanımlanabilir.(Eraslan, 33). Ahmet Yesevi, İslam’ı, Kur’an’dan ve Sünnet’ten anladıklarını ana dili Türkçe’yi kullanarak manzumeler halinde insanlara anlatmaya çalışmıştır. Divan-ı Hikmet, onun sözlerinin, ona ait olduğuna inanılan manzumelerin toplandığı bir divandır. Hikmetlerin tamamı göz önüne alındığında üzerinde yoğunlaşılan ana konuların Allah ve Peygamber sevgisi, Allah’ın birliği ve sıfatları, öldükten sonra dirilme ve kıyamet, Peygamberin sünneti, zühd ve takva, Allah’ı anma, Yesevi tarikatının adab ve erkanı gibi hususların teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Hikmetler, kısaca söyleyecek olursak, İslam’ın yüksek ahlakının damıtılarak insan idrakine sunulmuş halidir. Ahmet Yesevi, ahlak merkezli bir din anlayışının toplumda makes bulabilmesi için çalışmış, konuşmuş ve hikmetler söylemiştir.
 
Geleneğimizde, sevilen, şöhret bulmuş bir şairin ismi kullanılarak, onunkilere benzer bir üslupla şiir söylemek gibi bir gerçeğin olduğu bilinen bir husustur. Ahmet Yesevi de taklit edilerek, onun mahlası kullanılarak pek çok hikmet ortaya çıkmış olabilir. Ancak, K. Eraslan’ın da belirttiği gibi, “Kime ait olursa olsun bütün hikmetlerin temelinde Ahmed-i Yesevi’nin inanç ve düşünceleri, tarikatının esasları bulunmaktadır”. (Eraslan, 34). Hikmetlerle ilgili müellif nüshası yazmanın bulunmayışı, bu şiirlerin onun adı kullanılarak piyasaya sürüldüğü şeklindeki bir anlayışı doğrulamaz. Çünkü, farklı Türk topluluklarında hikmetleri ezberleyen ve okuyan bazı kimselerin olduğu bilinmektedir. Bunun anlamı, hikmetler hem yazılı metinler halinde, hem de ezberden, hafızadan hafızaya aktarılarak günümüze ulaşmıştır. Hikmetlerin bütünü üzerinde kafa yorulduğu zaman, Ahmet Yesevi’ye ait olanla ona izafe edileni ayırmanın da çok zor olmadığı görülmektedir. Üstelik, bir başka gerçek daha dikkat çekmektedir: Hikmetler olarak bize kadar ulaşan manzumelerde, Ahmet Yesevi’nin kullandığı “asıl vezin” olduğu gibi muhafaza edilmiştir. (İ. Hakkulov, 31)
 
Ahmet Yesevi’ye atfedilen bir diğer eser “Fakr Name”dir. Kemal Eraslan, Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi’nde, 1977 yılında “Yesevi’nin Fakr Namesi” adı altında hem eseri, hem de günümüz Türkçesi’ne aktarılmış halini yayınlamıştır. Bu eserde Tasavvuftaki şeriat, tarikat, hakikat ve marifet makamları anlatılır.  
 
Ahmet Yesevi’nin Din Anlayışı
 
Ahmet Yesevi’yi anlamanın en sağlıklı yolu, yer yer Tasavvufi sembollerle örülmüş olan Hikmetler’deki bilgi ve aşk boyutunu doğru okumaktan geçmektedir. Hikmetlerine, “Bismillah’la başlayarak hikmet söyleyip / Taliplere inci cevher saçtım işte” (Eraslan, 49) diyerek başlayan Ahmet Yesevi, İslam’ı, ana kaynağından Kur’an’dan okumaktadır. Der ki: “Benim hikmetlerim ferman-ı Sübhan;/ Okuyup anlasan manayı Kur’an. / Benim hikmetlerim alemde sultan / Kılar bir lahzada çölü gülistan ”. (K. Eraslan, 271) Gerçekten de, Ahmet Yesevi, zaman zaman doğrudan bazı ayetleri iktibas etmiştir. Çoğu zaman da, Kur’an’dan aldığı manayı, kendi dilinde, insanların anlayabilecekleri şekilde “Hikmetler”e dönüştürmüştür. (Bu konuda bk. H. İbrahim Şener, “Yesevi Hikmetlerinin Kaynağı Olarak Ayetler Üzerine Bir Değerlendirme”, Yesevilik Bilgisi, hz. C. Kurnaz, M. Tatcı, Ank. 2000,ss. 199-210). Ahmet Yesevi, sadece Kur’an’daki bilgileri bilmekle yetinmez. Ona göre alim ilmiyle amil olmalıdır; böyle bir alime her şey fedadır: “İnci, cevher sözüm aleme saçsa, / Okuyup anlasa, Kur’an’ı açsa. / O  alime canım kurban kılarım; / Bütün ev barkımı ihsan kılarım. / Hani alim, hani amil yaranlar? / Hüda’dan söylese siz can veriniz”. (Eraslan, 273-275).
 
Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Kur’an’da öne çıkan iman’ın olmazsa olmaz üç temel ögesi, Allah inancı, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna iman ve ahiret inancı, hem de Kur’an eksenli olarak Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’inde, Hikmetlerin ruhuna sinmiş bir vaziyette karşımıza çıkmaktadır. Hikmetlerin içeriğine adeta ruh olarak sinmiş olan Tevhid anlayışını, hem bilgi ve bilinç, hem de duygu boyutunda fark etmemek mümkün değildir. Her şeyi yaratan Tanrı’dır: “Sizi, bizi Hak yarattı taat için…” (Eraslan, 105). Tanrı bir ve Var’dır: “Bir ve Var’ım dersler verdi perde açıp; / Yer ve gökte duramadı şeytan kaçıp; / İşret kılıp, vahdet şarabından doyasıya içip; / La mekanda Hak’tan dersler aldım işte”. (Eraslan, 99).  Şu ifadeler, onun Tanrı anlayışı’nı anlamamız konusunda bize yardım etmektedir: “Kul huva’llah sübhanallah’ı vird eylesem, / Bir ve Var’ım didarını görür müyüm? / Baştan ayağa hasretinle ders eylesem, Bir ve Var’ım didarını görür müyüm” (Eraslan, 89). Bir ve Var olan Tanrı’yı zikretmek; yani Tanrı’ya yönelik bilinç düzeyini yüksek tutmak gerekmektedir: “Allah diyen bendenin yerini cennette gördüm; / Huri, gılman hepsini karşı hizmette gördüm. / Gece gündüz yatmadan Hu zikrini diyenler, / Melayikler yoldaşı, Arş’ın üstünde gördüm. / Hayır, saha kılanlar, yetim gönlün alanlar, / Çahar-yarlar yoldaşı, Kevser lebinde gördüm.” (Eraslan, 317). Allah, Rahman’dır: “Rahman Rabb’im rahmetini cari kıl sen seherde; / İsyan layına battım, yardım et sen seherde. / Estağfir istiğfarı kıl sen uzak şeytandan; / Şeytan seni azdırır, penah ver sen seherde. / Ümit ile gelmişim dergahına ilahım; /Kötü amelli biriyim, elim tut sen seherde”. (Eraslan, 309). Allah’ın Kahhar sıfatı da vardır: “Kahhar adlı kahrından korkup ağlar Hace Ahmed; / Rahman adlı rahmından ümid tutar Hace Ahmed. /Günahım çok Allahım, bağışla sen günahım; / Bütün kullar içinde asi kuldur Hace Ahmed”. (Eraslan, 303).
 
Ahmet Yesevi, Tanrı aşkını coşku ile dile getirir: “Gelin toplanın zakir kullar, zikr edelim; / Zakirleri Hüda şübhesiz sever imiş. / Aşksızların imanı yok ey yaranlar;, / Cehennemde devamlı olarak yanar imiş. / Muhabbetli aşıkları Hüda sevdi; / Onun için dünyayı da ukbayı da terk etti; / Candan geçip, yaşın saçıp aşık oldu; / Mahşer günü didarını görür imiş. / Aşıkların gerçek dostuna can kurban; / Şevkı ile onu izleyip kılan efgan; / Aşk sevdası başa düşse hane viran; / Şeyda olup, onu izleyip yürür imiş. / Hakk’ı seven aşıkları buldu murat; / Sahte aşık olup yürüme, yarın hicap; / Kılıçtan keskin kıl köprünün adı Sırat; / Yalan dava kılan geçemeyip kalır imiş”. (Eraslan, 221).
 
Ahmet Yesevi, “hemen ölecekmiş gibi” ahrete hazırdır: “Kul Hace Ahmed, öleceğini bile  gör sen; / Ahretin hazırlığını kıla gör sen; / Varırım diye yol başında dura gör sen; / Meleku’l-Mevt gelse, fırsat komaz imiş”. (Eraslan, 227). Ahmet Yesevi’de Tanrı aşkı, zaman zaman cennetle ilgili beklentilerin de, cehennem korkusunun da ötesine geçer. Cehennem, “aşıkların narasından kaçar”, “aşıkların yaşı ile” onun ateşi söner. (Eraslan, 159)
 
Kur’an, Hz. Muhammed’in en güzel örnek olduğunu söyler. Ahmet Yesevi’nin, Hz. Muhammed hakkında derin bilgisi olduğunu ve ona samimi bir aşkla bağlı bulunduğunu Hikmetler’inden anlamak hiç de zor değildir: “Ümmet olsan, Mustafa’nın peşinde ol sen; / Dediklerini can ve gönülden hem kıl sen; / Gece ayakta, gündüzleri oruçlu ol sen; /Gerçek ümmetin rengi tıpkı saman olur.   /  Sünnetlerin sıkı tutup ümmet ol sen; / Gece gündüz selam verip ülfet ol sen;/ Nefsi tepip mihnet erse, rahat ol sen; / Öyle aşık iki gözü giryan ol sen”. (Eraslan, 215).  “Muhammed’in bilin zatı Araptır; / Tarikatın yolu bütün edeptir. / Hakikat bilmeyen insan değildir; / Biliniz hiçbir şeye benzemezdir. …/ Muhammed’i tavsif etsem kimine/  Anasının  bil sen Amine/ Atasının adı Abdullah idi; / Anadan doğmadan ölmüş idi”. (Eraslan , 279 vd.) Bu Hikmet bütünüyle Hz. Peygamber’in hayat hikayesine tahsis edilmiştir. Bir başka Hikmet’te Hz. Peygamber ile ilgili duygularını şöyle dile getirir Ahmet Yesevi: “Onsekiz bin aleme server olan Muhammed; / Otuzüç bin ashaba rehber olan Muhammed. / Çıplaklık ve açlığa kanaatli Muhammed; / Asi, cani ümmete şefaatli Muhammed. / Gece yatıp uyumaz, tilavetli Muhammed; / Gerip ile yetime mürüvvetli Muhammed. / Yoldan azan şaşkına hidayetli Muhammed;  / İhtiyaç olsa kime, kifayetli Muhammed. / Ebu Cehl, Bu Lehep’e siyasetli Muhammed; /Melametin sabunu, selametli Muhammed. / Namaz, oruç kılıcı, ibadetli Muhammed; / daim tespih diyici, riyazetli Muhammed”. (Eraslan, 287).
 
Ahmet Yesevi ve Hanefilik
 
Ahmet Yesevi’nin din anlayışını biçimlendiren ortam Tasavvufi bir ortam ve din anlayışının temel karakteri de Tasavvufi bir İslam anlayışıdır. Bu anlayışının inanç ve ibadet boyutunda belirleyici olan eğilim Hanefiliktir. Ahmet Yesevi’nin yaşadığı bölgede egemen olan Karahanlılar, Hanefiliği adeta resmi mezhep gibi algılamışlar ve bölgede yayılması için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Hocası Yusuf Hemedani’nin Hanefi fakihi olduğu, hem onun hakkında görüş beyan edenlerin şehadetiyle, hem de ona ait olduğu iddia edilen “Rutbetu’l-Hayat” isimli risaledeki görüşlerle tespit edilebilmektedir. (Yusuf Hemedani, Hayat Nedir, çev. N. Tosun, İst. 2002). Daha da ötesi, Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’ine yansıyan iman anlayışı, “Dört Halife” hakkındaki tutumu ve genel çerçevede din anlayışı Hanefiliğin temel ilkeleriyle büyük ölçüde örtüşmektedir.
  
Hanefilik, bilindiği gibi İmam Ebu Hanife’nin vefatından sonra onun adı etrafında şekillenen fıkıh ekolüdür.  Daha çok Türkler arasında yayılmıştır. İmam Maturidi, bu çizgide yetişmiş, Ebu Hanife’nin itikadi görüşlerinden yararlanarak kendi din anlayışını inşa etmiş büyük bir alimdir. Ebu Hanife-Maturidi çizgisi, o zamanki ifadeyle “Ehlu’r-Rey” yani aklı esas alanların, akıl taraftarlarının çizgisidir. Gerek Ahmet Yesevi’nin, gerekse onun hocası olarak bilinen Yusuf Hemedani’nin Hanefiliği ise, “Ehlu’l-Hadis” (Hadis taraftarları)’nın derin izlerini taşıyan, sufi karakterli bir  Hanefilik olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte bu noktada, tartışmayı Mürcie eksenine kaydırmak gerekmektedir. Çünkü Ahmet Yesevi’nin din anlayışının itikadi boyutunda belirleyici olan Mürcii bir temel vardır.
 
Mürcie birinci hicri asrın sonlarına doğru, bir yandan Emevi zulmünden, diğer yandan Harici baskısından bunalan ve uzlaşı arayan, Müslümanların ihtilaf ettikleri bazı konularda nihai kararı Allah’a havale etmeyi ilke edinen, amel-iman ayrımını ve imanda eşitliği düşünce sisteminin merkezine yerleştiren bir mezheptir. Özellikle Türkler arasında yayılma imkanı bulmuştur. İmam Ebu Hanife, Mürcie’nin temel fikirlerinin sistematik hale gelmesinde kilit isimdir. Türk dünyasının medarı iftiharı İmam Maturidi, Mürcii zeminde Ebu Hanife’nin görüşlerini merkeze alarak adı daha sonra Maturidilik olacak olan yeni bir din anlayışı, yeni bir mezhep inşa etmeyi başarmıştır. Mürcie’nin temel görüşlerini şöyle özetlemek mümkündür:
 
1. Büyük Günah: Bir Müslüman işlediği büyük günahı sebebiyle imandan çıkmaz ve küfre de girmez. O, bu dünyada hakiki mümindir. Yalnız işlediği günahı dolayısıyla fasıktır. Böyle birinin Ahiretteki durumu Allah'ın dilemesine  kalmıştır, Allah isterse onun günahını bağışlar, isterse cezalandırır.
 
2. Ameller-İman Münasebeti: Mürcie, amelleri imanın bir parçası olarak görmez. Ameller imanın dışında birer farzlardır.
 
3. İmanda İstisna: Şartlı ve şüpheli iman olmaz. Bir mümin imanını ve mümin olduğunu açıkça şek ve şüpheye mahal vermeden ifade etmelidir. Yani " ben gerçekten müminim " demesi gerekir.
 
4. İman tasdiktir, ikrardır veya her ikisidir:  İmanın gerçekleşmesi, ya dilin ikrarı veya kalbin tasdiki yada her ikisiyle olur. İslamı benimseyen birisi, Allah'ın birliğini, Hz. Muhammed'in resul olduğunu gönülden benimsemesi diliyle söylemesiyle mümin sıfatını kazanır.
 
5. İmanda Artma ve Eksilme: Ameller imanın bir parçası olmadığı için amelleri işlemekle iman artmaz, onları terketmekle veya günah  işlemekle de azalmaz. Yalnız günahkar olur ve cezasını çeker. Ancak hafife alarak veya inkar ederek bu günahları işlerse imanını kaybeder.
 
6. İmanda Eşitlik: Bütün Müslümanlar ve inananlar, imanlarında eşittirler. Birinin imanı diğerinden daha üstün veya daha az değildir. Farklılık sadece amellerde söz konusudur.
 
7. İman-İslam  İlişkisi: İman vasfını kazanan bir kimse aynı zamanda islam vasfını da kazanmıştır. Yani bütün Müslümanlar mümin, bütün müminler de Müslüman’dır.
 
8. Va'd ve Vaîd: Allah bazı ayetlerde iyilik yapanları mükafatlandıracağını va'detmiş, bazılarında ise kötülük yapanları, zulmedenleri ve günah işleyenleri cezalandıracağını veya ebedi cehennemlik olduklarından bahsetmektedir. Eğer Allah bir iyiliği karşılık mükafat vereceğini söylemişse o, bu sözünden asla dönmez ve bu mükafatı verir. Ama ebedi cehennemine koymakla tehdit etmişse,  Allah bu tehdidinden rahmeti ve acıması dolayısıyla  vaz geçerek kulunu affedebilir.3
 
Ahmet Yesevi’nin Tevhid eksenli Allah aşkını esas alan tasavvuf anlayışında, Mürcie’nin amel-iman ayrımının etkilerini görmek imkan dahilindedir. Aslında Şeriat, Tarikat, Hakikat, Marifet şeklinde sistemli hale getirilen Yesevilik’in böyle bir sıralamayı gerçekleştirmesi, amel-iman ayrımına dayalı bir açılım olarak yorumlanabilir. Ahmet Yesevi şöyle der: “Gelin toplanın zakir kular, zikr edelim; / Zakirleri Hüda şüphesiz sever imiş. / Aşksızların imanı yok ey yaranlar; / Cehennemde devamlı olarak yanar imiş” (Eraslan, 221) Bu ifadeler, Mürcie’nin iman-amel ayrımının bir adım daha ileri taşınmasıdır.
           
Ahmed Yesevi’nin şu sözleri, Mürcie’nin imanın tasdik olduğu görüşünü onun da paylaştığının kanıtı olarak alınabilir: “Gerçek aşıklar geçer imiş canını atıp / Ethem gibi yağmaya verip malını atıp, / Hu Hu diye Hak zikrini diyip hoşlanıp, / İman tasdik kılıp bağrını kebap etti”. (Eraslan, 251). Mürcii anlayışta iman ve İslam eş anlamlı olarak da kullanılmaktadır. Ahmet Yesevi Şöyle der:  “Dünya ehlinin ahretten korkusu yok; / Ruhu tenha iman İslam hemrahı yok; / Tarikatta yol şaşırmaktan korkusu yok; / Bendeyim der, dili ile ağzı olur”. (Eraslan, 235).
 
İman olmadan kurtuluştan söz edilemez: “Dirilikte din nevbetin iyi vur sen; / Ahretin esbabını burada kur sen; / Kul Hace Ahmed, iman üzre tevbeli ol sen; / İman ile varan kullar ölmez imiş”. (Eraslan, 231).
 
Havf ve Reca anlayışının Ahmet Yesevi’nin neredeyse bütün dizelerinin içine işlediğini söylemek mümkündür: “Muhabbetin şevkı ile yar iste sen; / Oruç, namaz Kadir’imin farzı olur. / Mahşergahta adaletiyle sorar olsa, / Aşıkların bir Hüda’ya arzı olur. / Arzı şudur: Hüdasına bin dad eder; / Halimi gör deyip, yaşını saçıp feryad eder; / Nara çekip mahşergahı abad eder; / Aşıkların gönlünün ahı karzı olur… / Günahlarından korkup daim ağlayıp durur;  / Mahşer günü neylerim delip kanlar yutar; / Sırat adlı güzergahta başı karışır; / Hacesine kırılmışlık arzı olur”. (Eraslan, 233).
 
Ahmet Yesevi’nin Hikmetleriyle Türkler’in gönlünü fethetmiş olmasının, Türkler’in din anlayışlarının Tevhid merkezli ve ahlak temelli olarak şekillenmesi üzerindeki en önemli etkenlerden birisi olduğunu düşünmekteyiz. Aslında uzun süre Araplara direnen Türkler, bir süre sonra gönüllü olarak kitleler halinde Müslüman olup, İslam’ın bayraktarlığını üstlenmişlerdir. Öyle zannediyoruz ki, Türkler’in Araplara karşı gösterdikleri direncin kırılmasında en önemli saiklerden birisi Mürcie’nin imanda eşitlik ilkesi olmalıdır. Araplardaki asabiyet, Mevali denilen gayrı Arap Müslümanları bir tür “köle” gibi görmelerine yol açmıştır. Daha hicri 67  yılındaki Muhtar es-Sakafi hareketinde, ona yöneltilen eleştirilerin başında “Mevali’nin ata bindirilmesi ve ganimetlerden pay” alması geliyor; Muhtar’ı “köleleri ayartmak”la suçluyorlardı. Haccac döneminde kitleler halinde Müslüman olan bazı toplulukların, vergiden kaçtıkları için Müslüman oldukları ileri sürülerek Müslümanlıklarının kabul edilmediği kaynak eserlerde yer almaktadır. Belki de bu yüzden Şuubiyye oluşmuştur. Arapların üstten bakışları karşısında Arap olmayan Müslümanlar kendilerini ilme vererek, şiirle ve edebiyatla uğraşarak ciddi bir kimlik inşaı süreci başlatmışlardır. Bu süreçte muazzam bir birikim ortaya çıkmıştır.
 
Ahmet Yesevi’nin, Arslan Baba’nın Hz. Peygamber’in emaneti olan “hurma”yı alması, her ne kadar doğrudan Hz. Muhammed’e bağlı olduğunu, onun İslam anlayışını, onun sünnetini esas aldığını gösterse de, kendisine kadar geçen zaman diliminde ortaya çıkan, başta Araplardaki kabile asabiyeti olmak üzere pek çok olumsuzluğun İslam’la özdeşleştirilmemesi gerektiği şeklindeki bir yüksek bilincin mevcudiyetini de göstermektedir. Sünni fikih kitaplarındaki evlenme ile ilgili “küfüvvet” (denklik) bahislerine şöyle bir göz atmak bile Araplardaki taassubun boyutlarını görebilmek için yeterlidir. Halifenin Kureyşten olması gerektiği iddiası da bu doğrultuda örnek olarak hatırlatılabilir.
 
İşte Ahmet Yesevi’nin “Fakır Name”sindeki “fakr”ının, Hikmetlerine serpiştirdiği “gönlü kırık”lara, “garipler”e, “yetimler”e özen gösterilmesi ile ilgili feryatlarının, her ne kadar “Melamet” koksa da, “imanda eşitlik” ilkesinin ışığında daha derin bir anlam kazanabileceğini düşünmekteyiz. Ahmet Yesevi’ye kulak verelim: “Sözü didar isteyen herkes için söyleyip, / Canı cana bağlayarak damarları ekleyip, / Garip, fakir, yetimlerin gönlünü avlayıp / Gönlü bütün kimselerden geçtim işte. /  Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol sen; / Öyle mazlum yolda kalsa, hemden ol sen; / Mahşer günü dergahına mahrem ol sen; / Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte”. (Eraslan, 49). 
 
DİPNOTLAR
 
1 “Anlamıyorlar alimler konuştuğumuz Türkçeyi/ Ariflerden duyunca açar gönül mülkünü. / Ayet, hadis manası Türkçe olsa uygundur / Manasını kavrayanlar yere koyar börkünü”, Ahmet Yesevi (Hikmetleri), Hz. İbrahim Hakkulov, çeviren ve sadeleştiren Erhan Sezai Toplu, İst. 1995, 14.
2 Bu söylemeye çalıştıklarımız farklılıkların önemsiz olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Bir örnekle konuya açıklık kazandırmaya çalışalım: Alevilik-Bektaşilik konusundaki Batılı çalışmalar, bilinçli olarak farklılıkları öne çıkartmakta, hatta onları kendi başına bir bütün olarak sunmak istemektedirler. Bir bilimsel toplantıda sunulan “Söylemde ve Hayatta Alevi Kadına Kısa Bir Bakış” başlıklı bir tebliğden söz etmek istiyorum. Karin Vorhoff’un sunduğu bu tebliğde Türk kadınının bütün mümtaz özelliklerinin “Alevi Kadın” başlığı altında yeni bir inşa faaliyetine tabi tutulduğunu görürsünüz. Aklınıza gelecek ilk soru, “Alevi kadını” aynı zamanda bir Türk kadını değil midir? Olacaktır. Eğer bu konuda bilimsel bir yöntem takip edilecekse, önce Türk kadının ortak özellikleri ortaya konulmalı, sonra da “Alevi kadın”ın farklılıkları belirtilmeliydi. Bk. Türkiye’de Aleviler, Bektaşiler, Nusayriler, İst. 1999, ss-251-163.
 
3 Mürcie'nin akîde esasları ile ilgili geniþ  bilgi için bkz. Sönmez Kutlu, Türklerin İslamlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, Ankara 2002, 104 vd.
 
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

ÇukurovaSanat Arşivi

ÇukuovaSanat Dergisi İndir

ÇukurovaSanat Yazarları

ÇukurovaSanat Duyuruları

ÇukurovaSanat Sayıları

ÇukurovaSanat Kapakları

Türk Şiiri

Ziyaretçilerimiz

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün604
mod_vvisit_counterDün837
mod_vvisit_counterBu Hafta2234
mod_vvisit_counterGeçen Hafta4513
mod_vvisit_counterBu Ay10835
mod_vvisit_counterGeçen Ay20230
mod_vvisit_counterToplam611584

Çevrimiçi: 51
IP Adresiniz: 54.204.163.26
Tarih: 16-04-2014 21:17